"Mutluluk Yürekli Olana Yakışır"

"Uygun bir gökyüzü bulup parlamalıyım.
Yangın bir aşka atılıp kor olmalıyım.
Mutluluk yürekli olana yakışır.
Ben sevdiysem buna kim karışır?
♥
Onlar buna dümdüz delilik diyorlar.
Deli kalp, sesinin izinde bilmiyorlar.
Yorulmadan hangi tepe aşılır.
Ben sevdiysem buna kim karışır?
••••
İsteyipte söyleyemediğim çok şey var."
Açık Olanı Kapa,Kapalı Olanı Aç
- Herkese nasihat ediyorsun, bana da nasihat et.
- Sen açığı kapa, kapalıyı da aç sana yeter!.
Adam bir şey anlamamıştı. Mecburen sordu:
- Açık nedir ki onu kapayayım, kapalı nedir ki onu da açayım?
İbrahim Edhem kısaca anlattı:
- Açık olan hep cömertlikten söz eden ağzındır, onu kapa.
Düşünmeye başlayan hakperest adam, tebessüm ederek söylendi:
- VAllahi bir doğru ancak bu kadar veciz söylenebilir!. Bu söz gerçeğin ta kendisidir!Bu güzel ikazdan sonra ben de hep cömertlikten söz eden çenemi kapıyor,
alıntı
Dönüşüm

Dönüşüm…
“Biz pilav yiyen ve Mesnevi okuyan bir milletiz.” (Yahya Kemal)
“Osmanlı’da roman yoktur, çünkü Osmanlı’da trajedi yoktur.” (Cemil Meriç)
“Fransız kadınını Fransız romanı yarattı.” (Bir Fransız yazarı)
“Gençlerin aynada göremediğini ihtiyarlar tuğlada görür.” (Hz. Mevlâna)
“Ben gençliği gördüm evlat, sen ihtiyarlığı görmedin.” (Dedem)
“Dedem haklı…” (Ben)
Dönüşüm…
Televizyon ilk çıktığında “şeytan icadı” dedik eve almadık. Sonra, haberleri izlemek gerekli, denildi. Haber izlemek için bir şeytan edindik. Sonra yayınlanan diziler dikkatimizi çekti, arkası yarınlar, yurttan sesler korosu…
Sonra bayağı bayağı alıştık bu sevimli şeytancığa. Bir evde televizyon olmadan olur muydu? Bunca zaman televizyonsuz nasıl vakit geçirmiş insanoğlu. Çocukken komşuya giderdik: “Eğer müsaitseniz annemler bu akşam size gelecek.” Zamanla annem komşularını çağırır oldu: “Akşam bize gelin de hep beraber falanca diziyi izleyelim.”
Dönüşüm…
Babaannem hasta, hastaneye gidiyoruz. Yürüyorum, yanımda babaannem yok. Durmuş bekliyor. Ne bekliyorsun babaanne? “Görmüyor musun bir erkek geliyor, erkeğin önünden geçilir mi?” Eyvah sen böyle yaparsan sabaha da varamayız biz.
Babam annesine kırmızı çiçekli bir basma alıp çinti yaptırmış. Bir heves getirdi, gösteriyor. Babaannem şöyle bir göz ucuyla bakıp yüzü asık başını çevirdi. Ne var, ne oldu?! “A oğlum, ben kırmızılı çiçekli giyecek yaşı çoktan geçtim.” Babaanne, sen hiç kırmızılı çiçekli giydin mi ki?
Dedem sinir hastası, elleri titriyor, kızıyor, bağırıyor. Babaannemde tek karşılık yok, işiyle ilgileniyor. Bazı bazı, gizli gizli ağladığını görürdüm.
Ömrüme kast ettin babaanne, ya sen öyle olmayaydın ya zamane kızları böyle olmayaydı. Ömrüme kast ettin…
Dönüşüm…
Eskiden evlenenlere bir yastıkta kocamaları temenni edilirdi. Çiftler bir yastıkta kocardı. Evde evin erkeği çalışır, bütün aileye bakardı. Evin reisi evden çıkarken kalben Allah’a yakarırdı: “Allahım sen rızka kefilsin, Rezzak’sın, bana bu dünyada rızık vermeyi vaadetmiş çalışmayı da üzerime vacip kılmışsın. Bu vacipliğin yerine gelmesi için, senin rızan için çoluğumun çocuğumun rızkının peşine düşüyorum. Senin rızan için çalışmayı, helalinden kazanmayı niyet ediyorum.” Bu niyetin kendini akşama kadar ibadet sevabı vereceğini düşünürdü.
Dükkanını besmelelerle, salâvatlarla açardı. Dükkan ekmek kapısı, rızık kapısıydı ama asla “kazanç” kapısı değil. Çünkü bilirlerdi ki çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz. Şu köhne dünyada namerde muhtaç olmamak yeterdi onlar için. Nereden bilsinler, değil namerde, merde bile muhtaç olmamanın gerektiği bir devrin geleceğini. Çünkü o devrin mertleri bile namert.
Sonra tatlı bir yorgunlukla evlerine gelirlerdi. Biraz soluklandıktan sonra sevgili zevcelerinin yine salâvatlarla besmelelerle karıştırılmış, dualarla pişmiş yemeklerini hep beraber yerlerdi. Kevser suresiyle demlenen çayları içerlerdi. Evde sohbetler edilir, insanlar birbirini dinlerdi. Kimsenin anlaşılmak gibi bir derdi yoktu. Çünkü herkes birbirini anlardı.
Dönüşüm…
Çocuklar oyunlarını kendileri icat eder ya da babalarından dedelerinden kalma oyunları oynarlardı. Oyuncak sıkıntısı asla yaşanmaz, bir çocuğun canı asla sıkılmazdı. Eve dönme zamanı akşam ezanıydı. Akşam ezanı okunduğunda evli evine, köylü köyüne gitmek durumundaydı.
Ayağımın altında çağla/Herkes evine dağıla!
Anneler çocuklarının sokaktan eve girmediğinden şikayet ederlerdi. Ne bilsinler, gün gelecek; “Bu çocuk dışarı çıkmıyor, varsa yoksa internet… Bilgisayarın başından kaldıramıyoruz!” diyeceklerini. Şimdi çocuk psikolojisi, gelişim psikolojisi, çocuk eğitimi gibi onlarca dal, yüzlerce kitap var. Acaba neden? Halbuki bizim annelerimiz okuma yazma bile bilmiyordu.
Dönüşüm…
Hayat çok pratikleşti. Artık her şey çok daha basit, çok daha kolay. Artık dudağına, alnından süzülen teri değmeden kendi terinin tadını bilmeden ölen insanlar var. Üç ayrı telefonla geziyoruz. İnternet her evin içinde. Su ısıtarak leğenlerde yıkanılan zamanlar hayal gibi geliyor. Herkesin kolunda bir saat, modern zamanların kelepçesi. İnsanların her şeyleri var, zamanlarından başka. Halbuki sevgiyi yaşatmak için sadece zaman gerekli. Peki biz neyi kaybettik zamanımızdan başka?!
Dönüşüm…
Hayat bir düşüncenin ekseninde döner. Evvelce din hayat demekti. Fikirler, kavramlar, konuştuğumuz kelimeler hep bu hayat çizgisiyle belirlenirdi. Şimdi teknoloji ve şahsi fayda. Dün Arapça, Farsça kelimeler baskındı dilimizde, bugün İngilizce, Fransızca… “Garbın teknolojisi ve ilmini almalıyız.” diyor Mehmet Akif amca, o kadar basit değil Akif amca… Meydana getirilen, üretilen her şey kendi ahlâkını içinde barındırır. Hadi sök sökebilirsen. Dün bacımın peçesini indirdiler diye silah kuşanan, kurşun atan, bugün arabamı çizdiler diye yedi düvele dümdüz gidiyor da, karısıyla kucak kucağa dans eden adama tebessüm ediyor.
Dönüşüm…
Biz hep pilav yiyen ve Mesnevi okuyan bir millet olarak kalmalıydık. Trajedi hayatımızda hiç olmamalıydı. Kadınlarımız bir sinema filminden ya da televizyon dizisinden fırlamış gibi çıkmamalıydı karşımıza. Tuğlayı kafamıza yemeden, toprağın toprağı cezalandırdığını, görünmese de acının var olduğunu anlayabilmeliydik.
Doğru söylersin dede, biz yaşlılığı görmedik ama gençliğimiz böyledir.
Murat ÇERİ
Bir (Ç)alıntı

Melankolik bir düşünce;
Hani içinden çok şey söylemek gelir de,susmaktan fazlasını yapacak halin yoktur...
Hani kimse bilmez neden öyle olduğunu,hani sormazlar neden sırt döndüğünü herşeye...
Günler kötü geçer hani...
Hani hayaller yıkık,kalp kırık...
Hani...
Gerisini siz doldurun işte,şu an susmaktan fazlasını yapmaya halim yok...
Keskin görünen düşüncelerin bulanık izlenimini verdiği anlarda çelişkiler başlar...
Kararsız olma hissi ve bir yandan yalnız olmaktan hoşlanan kişilik bir yandan da insanların içinde olmayışının hüznü ile geçen zamanlarda ki tedirginlik...
Melankoli dönemlerinde,insanlarla ilişkilerinde hep bulanık bir sorun vardır.
Anlaşılamaması,mizacı gereği farkındalığı,sosyal olmayı,diğerleri gibi olmayı becerememeleri onu diğerlerinden uzaklaştırır.

